Bir Sosyoloji Serüveni

e-Posta Yazdır PDF

Bir Sosyoloji Serüveni

Üniversitede Sosyoloji okumak öncelikli tercihlerimden biriydi. Bütün ailesel baskıları üstümden atmak ve kendi bildiğimi yapmak için çok uğraştım. İçimdeki his kesinlikle sosyal bilimlerle uğraşmam gerektiğini söylüyordu bana. Ben de yıllar sonra bu hissin üzerimde bırakacağı acı yükü hissetmemek için sosyoloji okumaya karar verdim. Etrafımdaki herkes ne kadar yanlış(!) bir tercih yaptığım konusunda hemfikirdi. Fakat artık bunun bir önemi yoktu, çünkü sonuçlar açıklanmıştı ve ben Sosyoloji okuyacaktım.

Okulun ilk günlerinde karşılaştığım manzara pek iç açıcı değildi. Benim bölümümde olan insanlardan bazılarının, sırf üniversitede okumuş olmak için sosyoloji bölümüne girdiklerini fark etmiş olmamdı beni bu karamsarlığa sürükleyen. Neyse ki, bu tablodan kısa sürede kurtuldum. Benim gibi insanların varlığını bilmek içimi rahatlattı. Yine de, insanların sırf bir şey okumuş olmak için sosyoloji okumaya gelmesi Türkiye için ilginç bir durumdu ve bu durum, sosyoloji bölümünde ders veren akademisyenler için kabus olmalıydı.

İlk dönem, bütün dersler zorunluydu ve sosyoloji ile birebir ilişkili ders sayısı çok azdı. Daha çok, bir sosyologun bilmesi gereken temel konulara dair dersler veriliyordu: Hukuk'a Giriş, Felsefe'ye Giriş, Matematik, Siyaset Bilimi’ne Giriş, Ekonomi gibi. İkinci dönem ise durum değişti. Artık biz de ders seçebilmeye başlamıştık.

Genel olarak kendi üniversitemin sosyolojik yöneliminden memnundum. Okulum, doğası gereği sanatla bütünleşmiş bir okuldu ve bu bütünleşme sosyolojiye de yansıyordu. Sosyolojiyi sanat ve felsefe üzerine temellendirmek çok mantıklı geliyordu bana (Fakat sonradan öğrendim ki, artık her şey sosyolojiye kayıyor).

İlk iki yıl çok eğlenceli geçti. Felsefe ve sanat dersleri ağırlıktaydı. Sınıftaki herkes sosyoloji okumanın ne kadar keyifli olduğunu düşünmeye başlamıştı. İstemeyerek sosyoloji bölümüne gelenler bile, uyum sağlıyordu akışa. İlk sene Michel Foucault'nun Cinselliğin Tarihi isimli bir kitabının olduğunu ve bunu derste işleyeceğimizi duyup şaşıran, bir profesörümüzün dediği gibi "ev kızı olacak tip"teki arkadaşımız bile, üçüncü sınıfta Cinselliğin Tarihi'nin analizini yapmaya başlamıştı; ama bu, her şeyin yolunda gittiği anlamına gelmiyordu.

Sosyal bilimlerde doğru planlama her zaman düzgün sonuçlar verir. Bizim başımıza gelen durum yolunda gitmeyen şeylerin en acı örneği oldu. İlk sene yönteme karşı olan akademisyenlerin derslerimize girip bizi yöntem düşmanı canavarlara(!) dönüştürmesi, sonraki yıllar derslerimize gelen akademisyenlere kabuslar yaşattı. Bunda biz sosyoloji öğrencilerinin pek suçu olduğu söylenemez. İlk senenin ikinci döneminde ders seçme programında gördüğümüz Sosyolojide Yeni Eğilimler dersi, doğal olarak hepimizin ilgisini çekti. Bu dersi sadece birinci ve ikinci sınıfta seçebiliyorduk. Üstelik bu dersi veren akademisyenin ününü çok önceden duymuştuk ve sonraki yıl yurt dışına gideceğini biliyorduk. Yani bu dersi seçmek çok iyi bir fikirdi.

İlk derse girdiğimizde ise, aslında çok tuhaf bir şey yaptığımızı fark ettik. Biz, ana sosyoloji akımlarını bilmiyorduk ki! Dersi veren akademisyen de çok şaşkındı. Sınıfın çoğu daha birinci sınıf öğrencisiydi. Bize sadece "Çocuklar, yanlış bir şey yaptınız" diyebildi. Suç ne onundu, ne de bizim. Gerçi sınıftaki arkadaşlarımla sonradan konuştuğumda, aslında böyle tuhaf bir durumdan hepsinin çok faydalandığını fark ettim. Farklı üniversitelerde okuyan yaşıtlarımızdan çok daha bilgiliydik. İkinci sınıfın sonunda artık herkes Fransız post-yapısalcıları hakkında gayet iyi yorum yapabiliyordu. Üzücü olan ise Türkiye'nin en iyi üniversitesi olduğu bilinen üniversitenin son sınıfında olan sosyoloji öğrencilerinin, bizim bildiklerimizden bihaber olmalarıydı. Üçüncü sınıfın kabusu ise karşımıza çıkan Yöntem dersleri oldu. Derse girip bize yöntem anlatmaya kalkan insana yapmadığımızı bırakmadık. Nasıl bizi böyle sınırlar içine sokabilirdi? Yöntem diye bir şey yoktu. Varsa da, yok edilmeliydi. Bu durum Sosyoloji Bölümü hocalarını tuhaf bir duruma soktu. Aslında Sosyoloji Bölümü çok fena bir kutuplaşma içerisindeydi. Bir yanda sosyologlar, diğer yanda sistematik düşünce üreten bireyler. Bize göre sistematik düşünce üretenler sosyologdu, ama bittabi böyle düşünenler azınlıktaydı.

Bilim olmanın gereksizliği olarak yorumladım ben bunu. Daha doğrusu bir sosyal bilimi pozitifleştirmenin anlamsızlığı olarak gördüm. Dünya değişiyor, her şey akıp gidiyor, ama sosyoloji yerinde sayıyor. Tabi ki bir olgunun tüm gelişmelerini takip etmek, öğrenmek gerekir; fakat yeniliğe açık olmayı savunan bir bilimin durağan yapısı her zaman çelişkili bir söylem olarak görünecektir. Aslında zaman zaman çok hareketli dönemler geçirmesine rağmen... Nasıl oluyor da sosyoloji böyle bir duruma düşüyor?

Ben bunu iki şekilde yanıtlıyorum daima. Birincisi, aslında sosyolojik konulara değinen, bu konularda eserler veren düşünürlerin sosyolojiden bağımsız, bambaşka bir şey yapıyor olduğu görüşünün yaygınlığı. Hala, M. Foucault'nun veya G. Deleuze'ün filozof mu yoksa sosyolog mu olduğu tartışılıyor. İkincisi ise, sosyoloji dünyasındaki bazı akademisyenlerin yenilikleri garipsemeleri ve kabul etmemeleri. Günümüzde bile üniversitelerde sosyoloji derslerine girip A. Comte ve E. Durkheim'dan başka bir sosyologdan bahsetmeyen akademisyenler var.

Bu durum genelde her üniversitenin sosyoloji bölümünde ufak çapta olsa da yaşanıyor ve akademisyenler arasında tuhaf çekişmeler yaratıyor. Sosyoloji öğrencileri de bu durumdan muhakkak etkileniyor. Bazen sınıfta inanılmaz düşünsel tartışmalara tanık olduğumu söylemeliyim. Her öğrenci kendini yakın hissettiği akademisyenin görüşünü ve bu görüşün tutarlı olup olmadığını tartışırken, aslında sosyoloji dünyasının tartışmalarını da minik çapta yaşıyor.

Daha lisans düzeyinde kendini böyle bir tartışmanın içinde bulan çoğu sosyoloji öğrencisi, sosyolojinin ilgilendiği mesleklere yönelmeye karar veriyor. Bir kısmı gidip insan kaynaklarında, diğer kısmı reklamcılık sektöründe çalışmaya başlıyor. Geri kalan azimli kısım ise, yüksek lisans yollarında perişan olurken, bir sosyolog hastalığı olan mide ağrısıyla uğraşmayı öğreniyor.

Beste Dirimci

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Anket

Ankara Nasıl Bir Kent?
 

GİRİŞ / KAYIT