Bilgi Tarzlarını Bölümleme Denemesi
Barış Özgür Uçurtma
Bilginin ne olduğunu söylediğini öne süren bir tanım, doğal olarak, bu tanıma uymayan tarzların bilgi dışına çıkarılması sonucunu doğurur. Böylece bu tarz cümlelerin bilimden ve bazen de felsefeden sayılmaması gerektiği savunulur. Etik ve estetik gibi alanların, felsefe dışında tutulmak istenip, bazen de metafizik diye adlandırılması bu tutumun bir sonucudur.
Bu sorun yalnızca etik ve estetikle sınırlı kalmaz, yine belli bir bilgi tanımından kaynaklanan doğa ve kültür bilimleri ayrımı nedeniyle kültür bilimlerine ikinci sınıf bilim konumu verilmesi ve Dilthey gibi bunun tam tersini savunanların da bulunması tartışma konusudur. Tartışmayı ortadan kaldırmak için değilse de, bir açıklık kazandırmak için ilk yapmamız gereken bilgi tanımlarının temellendiği bilgi tarzlarını açıklığa kavuşturmaktır.
Bilgiyi betimleyen bir tanım, tüm bilgi tarzlarını içinde barındıramıyorsa, demek ki, burada en az iki tanıma ihtiyaç vardır, hatta bu iki tanım da yeterli değilse üçüncü, dördüncü vs. tanımlardan da söz edilebilmelidir. Fakat tutumluluk ilkesi uyarınca, gerek olmadıkça tarzlar çoğaltılmamalıdır.
Descartes'la birlikte, bilgi kuramı; matematik ve doğabiliminin bilgisini kendine ölçüt olarak almıştır. Daha sonraları Kant da kendi tarzında, aynı tutum içindedir. Fakat, hem Descartes'ın matematiksel apaçıklıktan anladığı şey ve bunun sınırları, yani "üçgenin yalnız üç çizgi ile sınırlandığı" gibi bir matematiksel bilgiyi, herkesin kendi var olduğunu kavraması bilgisi ile aynı tarzda bir intuition olarak görmesi, hem de Kant'ın matematikte olduğu gibi fizikte de sentetik a priori bilgiyi bulması, yani matematik ve fizik alanlarının bilgi tarzlarının birbirine uygunluğu sorunu tam bir çözüme kavuşmuş değildir. Demek ki, kendi içinde sorunları olan bu apaçıklık tanımı ve matematik-fizik bilgi aynılığının kabulü, doğabilim bilgisi dışındaki bilgi tarzları için bir ölçüt olarak alınamaz. Ortaya çıkan sorunların yeniden ele alınmasıyla birlikte, benimsememiz gereken ölçüt ve hareket noktası, bilginin birliği temelinin bilen öznede aranması ve ayrı bilgi biçimlerinin, öznenin bilgiyi edinme tarzlarında bulunması olmalıdır.
Bilginin ve bilimin temellendirilmesinde fenomenlerden yola çıkan, bu fenomenlerin arkasındaki şeyin kendisini hesaba katmayıp fenomenleri şeyin kendisi olarak, varolan olarak ele alan, yüzyılımızın başlıca temsilcilerinden biri Nicolai Hartmann'dır, görüş; modern felsefede Descartes'la başlayıp Kant'ta doruğa çıkan bilgikuramsal devrimin, ki bu devrim bilginin merkezinin nesneden alınıp bilen özneye verilmesidir, yok sayılması anlamına gelir ve bilgi kuramında bir eskiye dönüş olarak nitelendirilebilir. Benzer eski görüşler, bilginin nesnenin öznedeki bir yansıması olduğunu savunan, aklı ve anlama yetisini kopya çıkarıcı ve sadece işlemci bir konuma sokan Locke ve Hume için de söz konusuydu.
Bir şeyi, bir varolanı bilen daima bir öznedir. Nesnenin kendi bilgisi yoktur, nesne hakkında bilgi vardır ve bunu gerçekleştirebilen öznedir. Nesne hakkındaki bilginin, nesnenin kendisine değil, ama ondan oluşturulan objeye uygun olduğuna karar verecek olan da yine öznedir. Kant'ın şeyin kendisini bilemeyeceğimiz düşüncesi, yüzyılımızda Bertrand Russell'da benzer bir biçimde dile gelir. Russell, Kant'ın "şeyin kendisi" dediği şeye "fiziksel nesne" ya da "madde" der. Russell'a göre, fiziksel nesnenin kendisini, gerçek doğasını bilemeyiz; o, eğer öyle bir şey varsa, duyu verileriyle dolaysız olarak bildiğimiz şeyden, yani görünüşten yaptığımız bir çıkarım olsa gerektir. Demek ki özne, hiçbir zaman şeyin kendisinden hareket edemeyeceği, daima o ve kendisi arasında bulunan, yine kendisinin oluşturduğu objeden ancak hareket edebileceği için, şeyin kendisini ya da varolanı, bilgide hareket noktası olarak almanın zaten olanaklı olmadığı böylece ortaya çıkmış oldu. Obje ya da görünüş ile şeyin kendisi ayrımını yapmanın başlıca yararları da şunlardır: Bu sayede aynı şeyin farklı bilgilerini edinmenin, bilimde ilerlemenin olanağı açıklanmış ve böylece "doğa yasası" denilen şeyin aslında bilim yasası demek olduğu anlaşılmış olur. "Şeyin kendisini"ni ya da "fiziksel nesne"yi bilemeyişimiz, bilgimizin sınırını gösterir. Fakat bu sınır sabit değildir; şeyin kendisinden yaptığımız yeni objelerle daima genişleyebilir.
Kişi, kendi varoluşunun olduğu gibi, şu an düşünmekte olduğunun da ayrımındadır. Burada bir özne-nesne ayrımı yoktur ve bundan dolayı bu bilgi bir deney bilgisi de değildir. Deney bilgisi ilk önce deneyen bir özne ile denenen bir şey ayrımını gerektirir, ancak bir özne-nesne ayrımının olduğu her tür bilgi de deney bilgisi değildir. Kişi ne kendi var olduğunu, ne de düşünüyor olduğunu dener. Düşünmekte olan bilinç, bu hareketi bırakmadan kendini nesne yapamaz, yani düşünüyor olmak ve düşündüğünü düşünüyor olmak diye aynı anda yapılan iki düşünme etkinliğim olamaz. Dışsal ya da içsel olsun, herhangi bir nesneyi algılarken, herhangi bir şeyi kavrarken, bu algılama ve kavrama etkinliklerinde bulunurken, daima olup bitenin ayrımında oluruz. Bu da, düşünüyor olmamızın ve kendi varoluşumuzun ayırdında olmaktır. Her ne kadar Dilthey "ayırdında olmak" kavramını tin bilimlerinin dış dünya bilimlerinden ayrımını belirtmek için kullanıyorsa da aslında, bu ayırdında olma, öznenin tüm algılama ve kavrama biçimlerinde ortaktır.
Düşünüyor olduğunun ve kendi var olduğunun ayırdında olmak, tıpkı bir duygu ve duyum sahibi olmanın ayırdında olmak gibi intuitif bir bilgidir ve her intuitif bilgi gibi kesindir, fakat açık ve seçik değildir. Ondan şüphe edilememesi ve kesin olması açık olduğunu gösterebilir, fakat kanıtlanabilir olmadığından açık ve seçik değildir. Ne düşünüyor olmakta, ne de kendi varoluşumuzun farkında olmak da, bir bilgi tarzı olmanın ilk koşulu olan özne-nesne ayrımı yoktur. "2+2=4" gibi herkes için aynı olan bir nesne ve bilgi değildir.
Ayırdında olmanın; tüm duygu ve duyumlarımızda beden-ruh birliği olarak ruhumuzun duygu ve duyumlara sahip olduğunun ayırdında olabilmesi şeklinde dile getirilebilmesinden ortaya çıkardığımız, doğrudan duygu ve duyumlarımızdan ibaret olan bilgi, kendisinde bir bilinen şey ile onun bilgisinin ayrımının bulunmadığı, fakat bir özne-nesne ayrımının ilk ortaya çıktığı intuitif bilgidir.
Sevinç, üzüntü, acı gibi duygularda veya bir sesi işitme, bir rengi veya biçimi görme gibi duyumlarda ruhumuz edilgindir ve tüm bunlar etkilenimdirler. Bir etkilenim bir deneydir; ancak etkilenim, ya öznenin içebakışının bir nesnesi ya da aynı öznenin dışındaki bir nesneyi kendisinin algılamasında olan, yine sadece kendisinin bir nesnesi olduğundan, başka birinin karşısında olmadığından onun hakkındaki bilgi yalnız öznesine aittir. Bu bilgi, nesnenin varlığının bilgisi hakkında söylenebilecek yalnızca niteliksel deyimlerden ibarettir. Bundan dolayı burada bir bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı bulunmamaktadır. Bu tarz bir bilgiyi karşımızdakine aktarabilmemiz için onun da benzeri bir duyumu yaşamış olması gerekir ki, kendi duyumunu anımsayarak aktardığımız bilgiyi anlar. Wittgenstein'ın dediği gibi, dilin kullanımını bilmek bu iletme biçimini kullanmak için bir ön koşul sayılabilir. Çünkü, kendi duyumumuz için kullandığımız deyimi karşımızdakinin de kendi duyumu için benzerliğini anlayabilmesi için dili kullanmayı bilmesi gerekir. Tabi burada yalnızca bir uzlaşım ve benzerlik söz konusu olduğundan, kimse böyle bir uzlaşıma katılmak zorunda değildir. Mesela ağrı duymadığımız halde bir yerimiz ağrıyormuş gibi davranıp karşımızdakini aldatabiliriz de. Yani nesnesi yalnız bizim için olan bir bilgi, belli bir tarzda iletilebilir; ancak yine de doğruluğu denetlenebilen ve kanıtlanabilir nesnel bir bilgi değildir.
Bilincimizin etken olduğu, tasarımlama, anlama-kavrama, düşünme gibi edimlerimizle daima bir şeyi kavrar, düşünürüz. Eğer burada nesne, öznenin kendisinde değil de dışında ise, yani bir öznenin nesnesi, başka bir öznenin de nesnesi olabildiğinde bu nesne hakkındaki bilgimizi sadece yukarıda söylediğimiz biçimde değil, aynı zamanda bu nesne aracılığı ile de başkasına iletebiliriz. Bu tarz bilgide bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı, temelini bilen özneden bağımsız bilinen bir şeyde bulur. Bu da karşımıza ikinci tarz bir bilgiyi çıkarır. Bu bilgi; nesnesi her bir öznenin karşısında bulunabilen, bundan dolayı, bilgisi, hem nesne aracılığı ile hem de zaten her tür iletim için gerekli olan dilin kullanılmasının bilinmesi yoluyla iletilebilen, ayrıca doğruluğu kanıtlanabilen ve genel geçer olan nesnel bilgidir.
Nesnelerin bizdeki düpedüz etkilerinin bilgisi, yani doğrudan doğruya duyarlığın sağladığı bilgi ile bu etkilerden oluşturduğumuz tasarım, görü ve kavramlar; nesnelere ilişkin tüm deneylerimiz yoluyla onlar hakkında edindiğimiz bilgi, yani anlama yetisinin bilgisi, demek ki iki ayrı bilgi tarzı oluşturuyor. Bizden bağımsız tüm gerçek nesnelere ilişkin nesnel bilgi, ikinci tarzdan, yani anlama yetisinin bilgisinden elde edilir. Bu iki tarz arasındaki başlıca karakteristik ayrımlar şunlardır: Birincisinde bizde meydana gelen etkilenimlerin nedeni, ister içimizdeki ister dışımızdaki şey olsun, eğer bu etkilenimler bilincimizin objesi olursa, o birincildir, ikincil değildir. Duyumumuz hakkındaki bilgimiz, o duyuma neden olan iç ya da dış bir şeyin bilgisi değil, tersine duyumumuzun kendisinin bilgisidir. Duyum bilgisinde duyarlık yeterlidir. Oysa ikinci tarz, duyarlık temelinde anlama yetisinin sağladığı bir bilgidir. Bilgi kesindir. Bir duyumum olup olmadığından şüphe edemem, öyleyse doğru ya da yanlış denemez. Oysa nesne bilgisinde, benim tasarımım ile onun konusu olan şey arasında bir karşılıklılık, bir uygunluk, dolayısıyla doğruluk sorunu vardır. Nesnel bilgi ölçülebilirdir, öyleyse niceliksel olarak da dile getirilebilir. Nesnel bilginin iletilebilir ve genel geçerliliğine karşın; intuitif bilgi, sadece dil kullanımına katılma yoluyla belli ölçüde iletilebilirdir. Bu iki bilgi tarzı arasında, yukarıdaki ayrımlara karşın düşünmenin, ister doğrudan ister dolaylı olsun, sonuçta görülerle, yani bizdeki duyarlıkla ilişkili olmasından dolayı, ikinciler, daima uzak ya da yakın birincilere dayanır ve aralarında bir bağlılık vardır.
Bu iki bilgiden sonra üçüncü olarak akıl bilgisini ortaya koyuyor ve bunu da, aklın doğrudan doğruya kendisinin ürettiği bilgi ve aklın anlama yetisini nesne yaptığı bilgi diye ikiye ayırıyoruz. Matematik, insan aklının özgür bir yaratması olduğundan matematik nesnelerinin kendileri ve bunlarla yapılan işlemler, tanımlar ve ispatlar birinciye girer.
Her ne kadar aritmetiğin sayılarının ve geometrinin şekillerinin kaynağının yaşam deneyimlerimiz olduğu savı; tüm bilgi ve birikimlerimizi yaşamımızdan elde ettiğimiz anlamında doğruysa da, bizim bu nesne ve sayılarla yaptığımız hiçbir işlem ya da kanıtlama, bir nesneyi ya da bir nesnenin herhangi bir özelliğini betimlemez. Burada nesne ile nesnenin bilgisi ayrımı yoktur. Matematiğin tüm kavramları, bütün biçimsel kavramlar, tanımlanmıştır ve bu tanımlama suretiyle elde edilmiş kurgulardır. Onların kağıt üzerineki çizimleri, ancak yaklaşık bir biçimde onları ortaya koyabilir. Örneğin sayısız çeşit ve boyuttaki nokta işaretinden hangisi, tanımla elde edilmiş olan nokta kavramının tam bir örneğidir? Bundan dolayı, onlara "özler" diyerek belli bir varlık tarzı vermek zorunda değiliz. Biçimsel kavramların sahici kavramlar olmaması, duyarlıkla ilgilerinin tamamen kopması dolayısıyla, insan tininin özgür yaratımlarıdır. Matematiksel mantıksal kavramlarla yaptığımız işlemlerin, kanıtlamaların çelişmezlik ilkesine dayanması, onları hayalgücünün özgür yaratımları olmanın dışına çıkarır ve birer deney konumuna sokar. Matematik bilgi; her özne için geçerli, iletilebilir ve doğruluğu kanıtlanabilir bilgidir ve doğruluğunun kanıtlanması için sadece akıl ve çelişme ilkesi yeterlidir.
İnsan; anlama yetisi ve akıl diye iki ayrı yetiye sahip olmadığından, ikinci tarz akıl bilgisi, aklın anlama yetisini nesne yaptığı bilgi olarak söylenebileceği gibi, aklın kendini obje yaptığı bilgi olarak da ortaya konabilir. Daha önce sözünü ettiğimiz "düşünüyor olduğumuzu düşünememe" burada bir çelişki gibi durabilir; fakat orada bahsedilen olanaksızlık, düşünme edimi sırasında gösterilmişti, oysa burada bir ve aynı edimde olma söz konusu değildir.
Anlama yetisine yönelen akıl, bilginin olanağını arar, mantığın, matematiğin ve bilimlerin temellerini araştırır. Bu çaba, felsefeden başka bir şey değildir. Bilimde, ilkeler olarak geçen bilgiler bu tarz bilgilerdir. Örneğin, fiziğin eylemsizlik ilkesi, hiçbir deney betimlemesi olmayıp bir olanak bilgisidir. Bu bilginin denenebilir olmamasına karşın, aklın kullanımı yoluyla iletilebilir. Bu ikinci tarz akıl bilgisinde de, ilkindeki gibi bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı yoktur. Bu bir olanak bilgisi olduğundan ve olanak da bir şey olmadığından, burada şey ile onun bilgisi ayrımı aranmaz. Yine deney bilgisi olmayan bu tarz bilginin iletimi, aklın doğru kullanımı yoluyla sağlanabilir ve doğruluğu da bu yöntemle görülebilir. Bu bilgi, mantık, matematik ve bilimin ilkelerinde görüldüğü üzere genel geçerdir.
Öznenin; doğrudan doğruya, ne kendisi hakkındaki, ne kendi bedeninde bulduğu bir etkinin, ne de kendi dışındaki bir nesnenin, tasarım ve kavramın bilgisi olmayıp, tüm bunların yardımıyla, ama bunlarla olan bağın koparıldığı, dördüncü bir bilgi tarzından da burada söz edilmelidir. İnsanda duyarlığa bağlı olarak iş gören, şimdiye dek ele alınanlardan başka bir yeti, hayalgücü adını alır. Bu yetinin sağladığı bilgi, anlama yetisinin nesne bilgisinden, hiçbir nesne bilgisi olmamakla ayrılır. Bu tarz bilgide algı ve görülerle olan bağ kopmuştur ve nesne ile nesnenin bilgisi ayrımı yoktur. Hayalgücünün özgür yaratmaları olduğundan, ama sadece bu nedenle, aklın özgür yaratmaları olan matematiğe benzer. İletilebilirliği, dil kullanımının uzlaşımına, belli bir literatüre ve geleneğe dayanır. Böyle bir iletilebilirlik, hoş ya da nahoş olması dışında, diğer bilgi tarzlarında bulduğumuz özelliklerin hiçbiri bu tarz bilgide yoktur. Dile getirilişi de yalnızca niteliksel deyimlerle yapılabilir, demek de, kendiliğinden anlaşılırdır.
Bilgisinde bir bilinen şey ile onun bilgisinin ayrımı, nesnel bilgideki gibi olmamakla birlikte, başka bir tarzda bulunan, başlıca olarak etik-estetik bilgide görülen beşinci ve sonuncu tarz bilgi türü de değer bilgisidir. Bu tür bilgi, nesnenin özelliklerini ona yükleyerek oluşan nesnel yargılardan oluşmaz. Dolayısıyla, nesnenin bir tasarımının ona uygunluğu anlamında bir doğruluktan söz edilmez. "Bu kağıt beyazdır" dediğimizde nesnenin özelliği olan beyazlığı, yani bizdeki tasarımını kağıda, yani nesneye vererek nesnel bir yargı elde ederiz. Oysa "Bu resim güzeldir" dediğimizde, güzelliği resmin bir niteliği olarak ona yüklemeyiz, çünkü bizde güzellik diye bir nesnenin tasarımı yoktur, her ne kadar bu yargıya varmamızda resmin uyandırdığı etki rol almış olsa da. Aynı şey, insansan bir eylem hakkında verilebilecek "Bu iyi bir davranıştır" gibi bir yargı için de geçerlidir. Güzel ve iyi, bir özne olarak sahip olunan ve kişide belli etkiler uyandıran bir nesneye yüklenen değer kavramlarıdır. Bu nedenle, öznel olarak adlandırılırlar. Doğruluklarından söz edemesek de, burada bir tarz geçerlilikten söz edebiliriz ve bu nesnel ya da genel geçer değil, öznelerarası bir geçerliliktir. Onların iletilebilirliği de bu öznelerin katıldığı bir uzlaşım yoluyla olur.
Hiçbir tinsel güç veya yeti, ki bu akıl ve anlama yetisi için de geçerlidir, insanda yalıtılmış olarak tek başına bulunmaz. İstenç, duygu, ilgi, çıkar gibi etmenler, akıl ve anlama yetisini kullanırken çeşitli derecelerde rol oynar. Öznenin özellikle, kendi sahip olduğu bir değeri nesneye yüklediği yargılarda bu roller ortaya çıkar. Bu yüzden etik-estetik yargıda bulunan sadece akıl ve anlama yetisi değil, insan tininin bütünüdür. Ahlaksal eylemde bulunması istenen norm ve değerleri onda saptayan bir etik çevre yoktur, ancak estetik yargı burada etik yargıdan farklı olarak estetik nesnede estetik beğeniye sahip kimi çevreler tarafından zaman içinde ortaya koyulmuş ve zaman zaman da değişebilen kimi normlara sahiptir. Örneğin, perspektif, ışık ve gölgenin kullanımı gibi normlar. Tabi ki, bu normların bir yapıtta bulunuşu nesnel bilgideki gibi niceliksel biçimde dile getirilmez; fakat bu bakımdan nesnel bilgiye benzer.
Dinsel olsun olmasın, anlama yetisi ve aklın sınırlarını aşan, ancak hayalgücü bilgisi de olmadığı öne sürülen bir şey, şimdiye dek sıralanan hiçbir bilgi türüne girmez. Böyle bir şeyin bir kimsenin iç yaşantısı olduğu söylense de, onun intuitif bilgiye girebilmesi için her öznenin, her özne için yaşanabilir olması gerekirdi. Bu nedenle, dördüncü ve beşinci tarzların karışımını kendinde barındıran bu tarz dinin sağladığı bilgi burada özel bir tarz olarak ele alınmıyor.
Öte yandan, doğa bilimlerinin genellikle ikinci ve üçüncü, tarih ve toplumbilim gibi kültür bilimlerinin de çoğu kez ikinci ve beşinci tarzları kullandığını belirtebiliriz.
Bilgi tarzları, onların özellikleri ve onları meydana getiren şey hakkında şimdiye kadar söylediklerimizi aşağıdaki gibi bir şemada özetleyebiliriz.
Barış Özgür Uçurtma
Bilginin ne olduğunu söylediğini öne süren bir tanım, doğal olarak, bu tanıma uymayan tarzların bilgi dışına çıkarılması sonucunu doğurur. Böylece bu tarz cümlelerin bilimden ve bazen de felsefeden sayılmaması gerektiği savunulur. Etik ve estetik gibi alanların, felsefe dışında tutulmak istenip, bazen de metafizik diye adlandırılması bu tutumun bir sonucudur.
Bu sorun yalnızca etik ve estetikle sınırlı kalmaz, yine belli bir bilgi tanımından kaynaklanan doğa ve kültür bilimleri ayrımı nedeniyle kültür bilimlerine ikinci sınıf bilim konumu verilmesi ve Dilthey gibi bunun tam tersini savunanların da bulunması tartışma konusudur. Tartışmayı ortadan kaldırmak için değilse de, bir açıklık kazandırmak için ilk yapmamız gereken bilgi tanımlarının temellendiği bilgi tarzlarını açıklığa kavuşturmaktır.
Bilgiyi betimleyen bir tanım, tüm bilgi tarzlarını içinde barındıramıyorsa, demek ki, burada en az iki tanıma ihtiyaç vardır, hatta bu iki tanım da yeterli değilse üçüncü, dördüncü vs. tanımlardan da söz edilebilmelidir. Fakat tutumluluk ilkesi uyarınca, gerek olmadıkça tarzlar çoğaltılmamalıdır.
Descartes'la birlikte, bilgi kuramı; matematik ve doğabiliminin bilgisini kendine ölçüt olarak almıştır. Daha sonraları Kant da kendi tarzında, aynı tutum içindedir. Fakat, hem Descartes'ın matematiksel apaçıklıktan anladığı şey ve bunun sınırları, yani "üçgenin yalnız üç çizgi ile sınırlandığı" gibi bir matematiksel bilgiyi, herkesin kendi var olduğunu kavraması bilgisi ile aynı tarzda bir intuition olarak görmesi, hem de Kant'ın matematikte olduğu gibi fizikte de sentetik a priori bilgiyi bulması, yani matematik ve fizik alanlarının bilgi tarzlarının birbirine uygunluğu sorunu tam bir çözüme kavuşmuş değildir. Demek ki, kendi içinde sorunları olan bu apaçıklık tanımı ve matematik-fizik bilgi aynılığının kabulü, doğabilim bilgisi dışındaki bilgi tarzları için bir ölçüt olarak alınamaz. Ortaya çıkan sorunların yeniden ele alınmasıyla birlikte, benimsememiz gereken ölçüt ve hareket noktası, bilginin birliği temelinin bilen öznede aranması ve ayrı bilgi biçimlerinin, öznenin bilgiyi edinme tarzlarında bulunması olmalıdır.
Bilginin ve bilimin temellendirilmesinde fenomenlerden yola çıkan, bu fenomenlerin arkasındaki şeyin kendisini hesaba katmayıp fenomenleri şeyin kendisi olarak, varolan olarak ele alan, yüzyılımızın başlıca temsilcilerinden biri Nicolai Hartmann'dır, görüş; modern felsefede Descartes'la başlayıp Kant'ta doruğa çıkan bilgikuramsal devrimin, ki bu devrim bilginin merkezinin nesneden alınıp bilen özneye verilmesidir, yok sayılması anlamına gelir ve bilgi kuramında bir eskiye dönüş olarak nitelendirilebilir. Benzer eski görüşler, bilginin nesnenin öznedeki bir yansıması olduğunu savunan, aklı ve anlama yetisini kopya çıkarıcı ve sadece işlemci bir konuma sokan Locke ve Hume için de söz konusuydu.
Bir şeyi, bir varolanı bilen daima bir öznedir. Nesnenin kendi bilgisi yoktur, nesne hakkında bilgi vardır ve bunu gerçekleştirebilen öznedir. Nesne hakkındaki bilginin, nesnenin kendisine değil, ama ondan oluşturulan objeye uygun olduğuna karar verecek olan da yine öznedir. Kant'ın şeyin kendisini bilemeyeceğimiz düşüncesi, yüzyılımızda Bertrand Russell'da benzer bir biçimde dile gelir. Russell, Kant'ın "şeyin kendisi" dediği şeye "fiziksel nesne" ya da "madde" der. Russell'a göre, fiziksel nesnenin kendisini, gerçek doğasını bilemeyiz; o, eğer öyle bir şey varsa, duyu verileriyle dolaysız olarak bildiğimiz şeyden, yani görünüşten yaptığımız bir çıkarım olsa gerektir. Demek ki özne, hiçbir zaman şeyin kendisinden hareket edemeyeceği, daima o ve kendisi arasında bulunan, yine kendisinin oluşturduğu objeden ancak hareket edebileceği için, şeyin kendisini ya da varolanı, bilgide hareket noktası olarak almanın zaten olanaklı olmadığı böylece ortaya çıkmış oldu. Obje ya da görünüş ile şeyin kendisi ayrımını yapmanın başlıca yararları da şunlardır: Bu sayede aynı şeyin farklı bilgilerini edinmenin, bilimde ilerlemenin olanağı açıklanmış ve böylece "doğa yasası" denilen şeyin aslında bilim yasası demek olduğu anlaşılmış olur. "Şeyin kendisini"ni ya da "fiziksel nesne"yi bilemeyişimiz, bilgimizin sınırını gösterir. Fakat bu sınır sabit değildir; şeyin kendisinden yaptığımız yeni objelerle daima genişleyebilir.
Kişi, kendi varoluşunun olduğu gibi, şu an düşünmekte olduğunun da ayrımındadır. Burada bir özne-nesne ayrımı yoktur ve bundan dolayı bu bilgi bir deney bilgisi de değildir. Deney bilgisi ilk önce deneyen bir özne ile denenen bir şey ayrımını gerektirir, ancak bir özne-nesne ayrımının olduğu her tür bilgi de deney bilgisi değildir. Kişi ne kendi var olduğunu, ne de düşünüyor olduğunu dener. Düşünmekte olan bilinç, bu hareketi bırakmadan kendini nesne yapamaz, yani düşünüyor olmak ve düşündüğünü düşünüyor olmak diye aynı anda yapılan iki düşünme etkinliğim olamaz. Dışsal ya da içsel olsun, herhangi bir nesneyi algılarken, herhangi bir şeyi kavrarken, bu algılama ve kavrama etkinliklerinde bulunurken, daima olup bitenin ayrımında oluruz. Bu da, düşünüyor olmamızın ve kendi varoluşumuzun ayırdında olmaktır. Her ne kadar Dilthey "ayırdında olmak" kavramını tin bilimlerinin dış dünya bilimlerinden ayrımını belirtmek için kullanıyorsa da aslında, bu ayırdında olma, öznenin tüm algılama ve kavrama biçimlerinde ortaktır.
Düşünüyor olduğunun ve kendi var olduğunun ayırdında olmak, tıpkı bir duygu ve duyum sahibi olmanın ayırdında olmak gibi intuitif bir bilgidir ve her intuitif bilgi gibi kesindir, fakat açık ve seçik değildir. Ondan şüphe edilememesi ve kesin olması açık olduğunu gösterebilir, fakat kanıtlanabilir olmadığından açık ve seçik değildir. Ne düşünüyor olmakta, ne de kendi varoluşumuzun farkında olmak da, bir bilgi tarzı olmanın ilk koşulu olan özne-nesne ayrımı yoktur. "2+2=4" gibi herkes için aynı olan bir nesne ve bilgi değildir.
Ayırdında olmanın; tüm duygu ve duyumlarımızda beden-ruh birliği olarak ruhumuzun duygu ve duyumlara sahip olduğunun ayırdında olabilmesi şeklinde dile getirilebilmesinden ortaya çıkardığımız, doğrudan duygu ve duyumlarımızdan ibaret olan bilgi, kendisinde bir bilinen şey ile onun bilgisinin ayrımının bulunmadığı, fakat bir özne-nesne ayrımının ilk ortaya çıktığı intuitif bilgidir.
Sevinç, üzüntü, acı gibi duygularda veya bir sesi işitme, bir rengi veya biçimi görme gibi duyumlarda ruhumuz edilgindir ve tüm bunlar etkilenimdirler. Bir etkilenim bir deneydir; ancak etkilenim, ya öznenin içebakışının bir nesnesi ya da aynı öznenin dışındaki bir nesneyi kendisinin algılamasında olan, yine sadece kendisinin bir nesnesi olduğundan, başka birinin karşısında olmadığından onun hakkındaki bilgi yalnız öznesine aittir. Bu bilgi, nesnenin varlığının bilgisi hakkında söylenebilecek yalnızca niteliksel deyimlerden ibarettir. Bundan dolayı burada bir bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı bulunmamaktadır. Bu tarz bir bilgiyi karşımızdakine aktarabilmemiz için onun da benzeri bir duyumu yaşamış olması gerekir ki, kendi duyumunu anımsayarak aktardığımız bilgiyi anlar. Wittgenstein'ın dediği gibi, dilin kullanımını bilmek bu iletme biçimini kullanmak için bir ön koşul sayılabilir. Çünkü, kendi duyumumuz için kullandığımız deyimi karşımızdakinin de kendi duyumu için benzerliğini anlayabilmesi için dili kullanmayı bilmesi gerekir. Tabi burada yalnızca bir uzlaşım ve benzerlik söz konusu olduğundan, kimse böyle bir uzlaşıma katılmak zorunda değildir. Mesela ağrı duymadığımız halde bir yerimiz ağrıyormuş gibi davranıp karşımızdakini aldatabiliriz de. Yani nesnesi yalnız bizim için olan bir bilgi, belli bir tarzda iletilebilir; ancak yine de doğruluğu denetlenebilen ve kanıtlanabilir nesnel bir bilgi değildir.
Bilincimizin etken olduğu, tasarımlama, anlama-kavrama, düşünme gibi edimlerimizle daima bir şeyi kavrar, düşünürüz. Eğer burada nesne, öznenin kendisinde değil de dışında ise, yani bir öznenin nesnesi, başka bir öznenin de nesnesi olabildiğinde bu nesne hakkındaki bilgimizi sadece yukarıda söylediğimiz biçimde değil, aynı zamanda bu nesne aracılığı ile de başkasına iletebiliriz. Bu tarz bilgide bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı, temelini bilen özneden bağımsız bilinen bir şeyde bulur. Bu da karşımıza ikinci tarz bir bilgiyi çıkarır. Bu bilgi; nesnesi her bir öznenin karşısında bulunabilen, bundan dolayı, bilgisi, hem nesne aracılığı ile hem de zaten her tür iletim için gerekli olan dilin kullanılmasının bilinmesi yoluyla iletilebilen, ayrıca doğruluğu kanıtlanabilen ve genel geçer olan nesnel bilgidir.
Nesnelerin bizdeki düpedüz etkilerinin bilgisi, yani doğrudan doğruya duyarlığın sağladığı bilgi ile bu etkilerden oluşturduğumuz tasarım, görü ve kavramlar; nesnelere ilişkin tüm deneylerimiz yoluyla onlar hakkında edindiğimiz bilgi, yani anlama yetisinin bilgisi, demek ki iki ayrı bilgi tarzı oluşturuyor. Bizden bağımsız tüm gerçek nesnelere ilişkin nesnel bilgi, ikinci tarzdan, yani anlama yetisinin bilgisinden elde edilir. Bu iki tarz arasındaki başlıca karakteristik ayrımlar şunlardır: Birincisinde bizde meydana gelen etkilenimlerin nedeni, ister içimizdeki ister dışımızdaki şey olsun, eğer bu etkilenimler bilincimizin objesi olursa, o birincildir, ikincil değildir. Duyumumuz hakkındaki bilgimiz, o duyuma neden olan iç ya da dış bir şeyin bilgisi değil, tersine duyumumuzun kendisinin bilgisidir. Duyum bilgisinde duyarlık yeterlidir. Oysa ikinci tarz, duyarlık temelinde anlama yetisinin sağladığı bir bilgidir. Bilgi kesindir. Bir duyumum olup olmadığından şüphe edemem, öyleyse doğru ya da yanlış denemez. Oysa nesne bilgisinde, benim tasarımım ile onun konusu olan şey arasında bir karşılıklılık, bir uygunluk, dolayısıyla doğruluk sorunu vardır. Nesnel bilgi ölçülebilirdir, öyleyse niceliksel olarak da dile getirilebilir. Nesnel bilginin iletilebilir ve genel geçerliliğine karşın; intuitif bilgi, sadece dil kullanımına katılma yoluyla belli ölçüde iletilebilirdir. Bu iki bilgi tarzı arasında, yukarıdaki ayrımlara karşın düşünmenin, ister doğrudan ister dolaylı olsun, sonuçta görülerle, yani bizdeki duyarlıkla ilişkili olmasından dolayı, ikinciler, daima uzak ya da yakın birincilere dayanır ve aralarında bir bağlılık vardır.
Bu iki bilgiden sonra üçüncü olarak akıl bilgisini ortaya koyuyor ve bunu da, aklın doğrudan doğruya kendisinin ürettiği bilgi ve aklın anlama yetisini nesne yaptığı bilgi diye ikiye ayırıyoruz. Matematik, insan aklının özgür bir yaratması olduğundan matematik nesnelerinin kendileri ve bunlarla yapılan işlemler, tanımlar ve ispatlar birinciye girer.
Her ne kadar aritmetiğin sayılarının ve geometrinin şekillerinin kaynağının yaşam deneyimlerimiz olduğu savı; tüm bilgi ve birikimlerimizi yaşamımızdan elde ettiğimiz anlamında doğruysa da, bizim bu nesne ve sayılarla yaptığımız hiçbir işlem ya da kanıtlama, bir nesneyi ya da bir nesnenin herhangi bir özelliğini betimlemez. Burada nesne ile nesnenin bilgisi ayrımı yoktur. Matematiğin tüm kavramları, bütün biçimsel kavramlar, tanımlanmıştır ve bu tanımlama suretiyle elde edilmiş kurgulardır. Onların kağıt üzerineki çizimleri, ancak yaklaşık bir biçimde onları ortaya koyabilir. Örneğin sayısız çeşit ve boyuttaki nokta işaretinden hangisi, tanımla elde edilmiş olan nokta kavramının tam bir örneğidir? Bundan dolayı, onlara "özler" diyerek belli bir varlık tarzı vermek zorunda değiliz. Biçimsel kavramların sahici kavramlar olmaması, duyarlıkla ilgilerinin tamamen kopması dolayısıyla, insan tininin özgür yaratımlarıdır. Matematiksel mantıksal kavramlarla yaptığımız işlemlerin, kanıtlamaların çelişmezlik ilkesine dayanması, onları hayalgücünün özgür yaratımları olmanın dışına çıkarır ve birer deney konumuna sokar. Matematik bilgi; her özne için geçerli, iletilebilir ve doğruluğu kanıtlanabilir bilgidir ve doğruluğunun kanıtlanması için sadece akıl ve çelişme ilkesi yeterlidir.
İnsan; anlama yetisi ve akıl diye iki ayrı yetiye sahip olmadığından, ikinci tarz akıl bilgisi, aklın anlama yetisini nesne yaptığı bilgi olarak söylenebileceği gibi, aklın kendini obje yaptığı bilgi olarak da ortaya konabilir. Daha önce sözünü ettiğimiz "düşünüyor olduğumuzu düşünememe" burada bir çelişki gibi durabilir; fakat orada bahsedilen olanaksızlık, düşünme edimi sırasında gösterilmişti, oysa burada bir ve aynı edimde olma söz konusu değildir.
Anlama yetisine yönelen akıl, bilginin olanağını arar, mantığın, matematiğin ve bilimlerin temellerini araştırır. Bu çaba, felsefeden başka bir şey değildir. Bilimde, ilkeler olarak geçen bilgiler bu tarz bilgilerdir. Örneğin, fiziğin eylemsizlik ilkesi, hiçbir deney betimlemesi olmayıp bir olanak bilgisidir. Bu bilginin denenebilir olmamasına karşın, aklın kullanımı yoluyla iletilebilir. Bu ikinci tarz akıl bilgisinde de, ilkindeki gibi bilinen şey ile onun bilgisi ayrımı yoktur. Bu bir olanak bilgisi olduğundan ve olanak da bir şey olmadığından, burada şey ile onun bilgisi ayrımı aranmaz. Yine deney bilgisi olmayan bu tarz bilginin iletimi, aklın doğru kullanımı yoluyla sağlanabilir ve doğruluğu da bu yöntemle görülebilir. Bu bilgi, mantık, matematik ve bilimin ilkelerinde görüldüğü üzere genel geçerdir.
Öznenin; doğrudan doğruya, ne kendisi hakkındaki, ne kendi bedeninde bulduğu bir etkinin, ne de kendi dışındaki bir nesnenin, tasarım ve kavramın bilgisi olmayıp, tüm bunların yardımıyla, ama bunlarla olan bağın koparıldığı, dördüncü bir bilgi tarzından da burada söz edilmelidir. İnsanda duyarlığa bağlı olarak iş gören, şimdiye dek ele alınanlardan başka bir yeti, hayalgücü adını alır. Bu yetinin sağladığı bilgi, anlama yetisinin nesne bilgisinden, hiçbir nesne bilgisi olmamakla ayrılır. Bu tarz bilgide algı ve görülerle olan bağ kopmuştur ve nesne ile nesnenin bilgisi ayrımı yoktur. Hayalgücünün özgür yaratmaları olduğundan, ama sadece bu nedenle, aklın özgür yaratmaları olan matematiğe benzer. İletilebilirliği, dil kullanımının uzlaşımına, belli bir literatüre ve geleneğe dayanır. Böyle bir iletilebilirlik, hoş ya da nahoş olması dışında, diğer bilgi tarzlarında bulduğumuz özelliklerin hiçbiri bu tarz bilgide yoktur. Dile getirilişi de yalnızca niteliksel deyimlerle yapılabilir, demek de, kendiliğinden anlaşılırdır.
Bilgisinde bir bilinen şey ile onun bilgisinin ayrımı, nesnel bilgideki gibi olmamakla birlikte, başka bir tarzda bulunan, başlıca olarak etik-estetik bilgide görülen beşinci ve sonuncu tarz bilgi türü de değer bilgisidir. Bu tür bilgi, nesnenin özelliklerini ona yükleyerek oluşan nesnel yargılardan oluşmaz. Dolayısıyla, nesnenin bir tasarımının ona uygunluğu anlamında bir doğruluktan söz edilmez. "Bu kağıt beyazdır" dediğimizde nesnenin özelliği olan beyazlığı, yani bizdeki tasarımını kağıda, yani nesneye vererek nesnel bir yargı elde ederiz. Oysa "Bu resim güzeldir" dediğimizde, güzelliği resmin bir niteliği olarak ona yüklemeyiz, çünkü bizde güzellik diye bir nesnenin tasarımı yoktur, her ne kadar bu yargıya varmamızda resmin uyandırdığı etki rol almış olsa da. Aynı şey, insansan bir eylem hakkında verilebilecek "Bu iyi bir davranıştır" gibi bir yargı için de geçerlidir. Güzel ve iyi, bir özne olarak sahip olunan ve kişide belli etkiler uyandıran bir nesneye yüklenen değer kavramlarıdır. Bu nedenle, öznel olarak adlandırılırlar. Doğruluklarından söz edemesek de, burada bir tarz geçerlilikten söz edebiliriz ve bu nesnel ya da genel geçer değil, öznelerarası bir geçerliliktir. Onların iletilebilirliği de bu öznelerin katıldığı bir uzlaşım yoluyla olur.
Hiçbir tinsel güç veya yeti, ki bu akıl ve anlama yetisi için de geçerlidir, insanda yalıtılmış olarak tek başına bulunmaz. İstenç, duygu, ilgi, çıkar gibi etmenler, akıl ve anlama yetisini kullanırken çeşitli derecelerde rol oynar. Öznenin özellikle, kendi sahip olduğu bir değeri nesneye yüklediği yargılarda bu roller ortaya çıkar. Bu yüzden etik-estetik yargıda bulunan sadece akıl ve anlama yetisi değil, insan tininin bütünüdür. Ahlaksal eylemde bulunması istenen norm ve değerleri onda saptayan bir etik çevre yoktur, ancak estetik yargı burada etik yargıdan farklı olarak estetik nesnede estetik beğeniye sahip kimi çevreler tarafından zaman içinde ortaya koyulmuş ve zaman zaman da değişebilen kimi normlara sahiptir. Örneğin, perspektif, ışık ve gölgenin kullanımı gibi normlar. Tabi ki, bu normların bir yapıtta bulunuşu nesnel bilgideki gibi niceliksel biçimde dile getirilmez; fakat bu bakımdan nesnel bilgiye benzer.
Dinsel olsun olmasın, anlama yetisi ve aklın sınırlarını aşan, ancak hayalgücü bilgisi de olmadığı öne sürülen bir şey, şimdiye dek sıralanan hiçbir bilgi türüne girmez. Böyle bir şeyin bir kimsenin iç yaşantısı olduğu söylense de, onun intuitif bilgiye girebilmesi için her öznenin, her özne için yaşanabilir olması gerekirdi. Bu nedenle, dördüncü ve beşinci tarzların karışımını kendinde barındıran bu tarz dinin sağladığı bilgi burada özel bir tarz olarak ele alınmıyor.
Öte yandan, doğa bilimlerinin genellikle ikinci ve üçüncü, tarih ve toplumbilim gibi kültür bilimlerinin de çoğu kez ikinci ve beşinci tarzları kullandığını belirtebiliriz.
Bilgi tarzları, onların özellikleri ve onları meydana getiren şey hakkında şimdiye kadar söylediklerimizi aşağıdaki gibi bir şemada özetleyebiliriz.
Barış Özgür Uçurtma


