Yaya olmak şehir hayatında insanların birbirleriyle en fazla ortaklaşabildiği alanlardan biri kanımca. Kim olursanız olun; ister zengin ister fakir, ister beyaz ister siyah, ister kadın ister erkek, ister yetişkin ister çocuk... Sokağa bir kere çıktınız mı, artık yayasınızdır ve yollarda karşılaşılabilecek her türlü sıkıntıyla herkes gibi yüz yüzesinizdir. Bir yerden bir yere gitmenin macerasına takılır kalırsınız; araçlar tarafından işgal edilmiş -boş olsa bile taşları havalarda uçuşan- kaldırımlar, üst geçitler, alt geçitler, üstünüze her an sıçrayabilecek çamur deryaları, araçlarla yolu kapma mücadelesi… Eve sağ salim ve tertemiz bir şekilde varabildiyseniz, ne mutlu. Günün galibi sizsiniz. Hemen hemen her birimizin vardır yollarda kötü anıları, yaşantıları.
Hele bir de engelleriniz varsa herşey daha da büyüyerek karşınızdadır. Engeller sadece sizden kaynaklanmaz, o zaman. Herşey sanki size daha da engel olmak için önünüzde uzanır. Bir yerden bir yere gitmek kadar basit bir eylem, ne kadar da zordur. Niye bu kadar zordur?Ülkemizde neden bu kadar zorlaştırılmıştır şehir hayatı?
Bazen, büyük caddelerde sokaklarda yürürken şehrin yöneticileri gelir aklıma. Acaba: “İnsanlar olmasaydı şehri yönetmek ne kadar kolay olurdu” diye mi düşünüyorlar, derim kendi kendime. Çünkü, şehirler sadece araçlar ve binalar için düzenlenmiş gibi görünür gözüme. Çözüm yolları insanlar düşünülmeden üretiliyor gibidir. Mesela; araçlar hiç durmasa, trafik sorunu ne kadar kolay çözülürdü. İnsanlar da alt geçitlerden, üst geçitlerden geçedursunlar. Bakın, “çözülüverdi trafik sorunu”. Yayalar düşünülmeden trafik sorununu çözmeye kalkmak, aslına bakarsanız çözümsüzlüğü getiriyor, beraberinde.
Her köşe başına büyük marifetmiş gibi konumlandırılmış, kasvetli görüntüleriyle çelik yığınları (üst geçitler) davetkar görünmez, hiçbir yayaya. Ola ki adımınızı attınız; düşmemek, kaymamak için tutunacak yer ararsınız, zira bu çelik yığınları, insan ergonomisi ile hiç de uyumlu değildir, zeminleri de çok kaygandır. Yaşlı insanları ve çocukları, engellileri o geçitlerde çok zorlu anlar beklemektedir. Ne yazık ki insanlarımız, hiç de insana layık olmayan bu geçitlere mahkum edilmektedir. Kışın hafif karda, yazın güneşin aydınlığında etrafına baka baka, huzur bularak bir yerden bir yere gidemez bizim insanımız. “Evet şehirdeyiz, ama ne stresi? hayat çok güzel!” diyemez.
Üst geçitler sadece kullanışsızlığıyla değil o berbat görüntüleriyle de insana layık değil. Bu yapıların şehre yabancı bir duruşu var. Sanki geçici olarak konumlanmış da, bir süre sonra kaldırılacak gibi. Yama gibi, boyanmış güzel bir duvarda, sıva gibi. Ayrıksı. İtici. Hatta bazen ürkütücü.
Şöyle, renkleri hiç solmamış yaya geçitleri olsa… Araçlar 1 dakika dursa da yayalara yol verse, çocuklar geçseler, engelli insanlarımız da katılıp kalabalığa vursalar kendilerini yollara, süre bitince araçlar (sanki içlerinde insa yok da makine imiş gibiler) hemen kornalarına sarılmasalar. 3-5 saniye daha tahammül edebilseler şehirdeki insan varlığına, yol kenarında yaşlı birini görünce kendiliğinden durup yol verebilseler, herkes kendi sağından yürüse(bu da yayalara not).
Dünyanın diğer büyük şehirlerini, başkentlerini getiriyorum gözümün önüne... Burası benim için sözün bittiği yer. Şehrimizin insana layık bir görünüme kavuşması dileğiyle...
Eda Elibol
Hele bir de engelleriniz varsa herşey daha da büyüyerek karşınızdadır. Engeller sadece sizden kaynaklanmaz, o zaman. Herşey sanki size daha da engel olmak için önünüzde uzanır. Bir yerden bir yere gitmek kadar basit bir eylem, ne kadar da zordur. Niye bu kadar zordur?Ülkemizde neden bu kadar zorlaştırılmıştır şehir hayatı?
Bazen, büyük caddelerde sokaklarda yürürken şehrin yöneticileri gelir aklıma. Acaba: “İnsanlar olmasaydı şehri yönetmek ne kadar kolay olurdu” diye mi düşünüyorlar, derim kendi kendime. Çünkü, şehirler sadece araçlar ve binalar için düzenlenmiş gibi görünür gözüme. Çözüm yolları insanlar düşünülmeden üretiliyor gibidir. Mesela; araçlar hiç durmasa, trafik sorunu ne kadar kolay çözülürdü. İnsanlar da alt geçitlerden, üst geçitlerden geçedursunlar. Bakın, “çözülüverdi trafik sorunu”. Yayalar düşünülmeden trafik sorununu çözmeye kalkmak, aslına bakarsanız çözümsüzlüğü getiriyor, beraberinde.
Her köşe başına büyük marifetmiş gibi konumlandırılmış, kasvetli görüntüleriyle çelik yığınları (üst geçitler) davetkar görünmez, hiçbir yayaya. Ola ki adımınızı attınız; düşmemek, kaymamak için tutunacak yer ararsınız, zira bu çelik yığınları, insan ergonomisi ile hiç de uyumlu değildir, zeminleri de çok kaygandır. Yaşlı insanları ve çocukları, engellileri o geçitlerde çok zorlu anlar beklemektedir. Ne yazık ki insanlarımız, hiç de insana layık olmayan bu geçitlere mahkum edilmektedir. Kışın hafif karda, yazın güneşin aydınlığında etrafına baka baka, huzur bularak bir yerden bir yere gidemez bizim insanımız. “Evet şehirdeyiz, ama ne stresi? hayat çok güzel!” diyemez.
Üst geçitler sadece kullanışsızlığıyla değil o berbat görüntüleriyle de insana layık değil. Bu yapıların şehre yabancı bir duruşu var. Sanki geçici olarak konumlanmış da, bir süre sonra kaldırılacak gibi. Yama gibi, boyanmış güzel bir duvarda, sıva gibi. Ayrıksı. İtici. Hatta bazen ürkütücü.
Şöyle, renkleri hiç solmamış yaya geçitleri olsa… Araçlar 1 dakika dursa da yayalara yol verse, çocuklar geçseler, engelli insanlarımız da katılıp kalabalığa vursalar kendilerini yollara, süre bitince araçlar (sanki içlerinde insa yok da makine imiş gibiler) hemen kornalarına sarılmasalar. 3-5 saniye daha tahammül edebilseler şehirdeki insan varlığına, yol kenarında yaşlı birini görünce kendiliğinden durup yol verebilseler, herkes kendi sağından yürüse(bu da yayalara not).
Dünyanın diğer büyük şehirlerini, başkentlerini getiriyorum gözümün önüne... Burası benim için sözün bittiği yer. Şehrimizin insana layık bir görünüme kavuşması dileğiyle...
Eda Elibol


